Hz. Amine
Annemiz
Sonsuz güzelliğinin, sonsuz enfüslerinde,
kendi güzelliğinin aşkını yaşayan Rabbim. Hamd-ü senalar olsun ki, sevgilinin
annesini bize andırıyorsun. Ya AMİNE bizi affet. Biz sana layık değiliz, ama
lütfettin, ihsan ettin, kendini anlatma fırsatı verdin. Selamun aleyküm. Bugünü
manadan seyretmeye gelen ruhlar ve siz sayın müminler! Allah hepinizden razı
olsun.
Fahr-i Kainat Efendimizin yani Allah sevgilisinin dünyaya intikali Cenab-ı
Hak'kın gönlünde murad edildiği zaman, bütün ruhların içerisinde büyük bir
niyaz yarışması vardı. Acaba bu intikale vesile olacak anne kim olacaktı, bu
manevi laboratuar içerisinde böyle bir seçime kim layık olacaktı? Efendimize
aşık bütün ruhlar titreyerek bekliyorlardı. Cenab-ı Hak kimi tercih edecekti?
Cenab-ı Hakk'ın o akıl almaz sırrı ile gönül özünde tesbit ettiği bir büyük
cevher vardı ki, Fahr-i Kainat Efendi¬mizin dünya mekanına intikalinde ancak o
vazife alabilirdi ve Amine annemiz hilkatin (yaratılışın) şaheseri olarak o
anda tesbit edildi. İnanır mısınız o yarışmada birinci, ikinci, üçüncü,
dördüncü olabilmek sırrına ermek, Fahr-i Kainata hizmet fırsatı bulabilmek için
nice ruhlar çırıpındılar durdular.
Bu çırpınan ruhların içerisinde Hz. Âmine annelik makamını kaptı. Bize de biraz
fırsat ver Yarabbi diye niyaz edenlerin içerisinde Hz. Halime, Hz. Şifa, Hz.
Ubeyde ve Hz. Ümmü Eymen ikinci derece ikramiyeleri kaptılar. Çünkü inşaallah
manada göreceğiz ki, değil Rasulüllah'a bu kadar yakın olmak, uzaktan eteğinin
tozuna bile sarılmak Allah sırrına yakın olmanın en büyük hazzıdır.
Cenab-ı Hak'kın, Fahr-i Kainat Efendimizin etrafına ışık ışık sıraladığı bu
galaksilerin öylesine sıradan bir gönül olma¬dığını ve her birisinin Allah'ın
en büyük sırrı olan gönle ait bir ışık yakacağını, bunun içinde müstesna imtihanlar
vereceğini unutmamak gerekir. Hz. Amine de bu sır etrafında dünya platformuna
geldiği zaman çok büyük bir heyecan halinde sırasını beklerken Allah'ın büyük
bir kompütür tezgahında dokuduğu özel bir hikmet vardı. O hikmet neydi?YOLLAR
AŞKINLA DOLSUN
Asıl olan Fahr-i Kainat Efendimizin gönlü, ruhu olmasına rağmen Cenab-ı Hak
dayanılmaz bir aşkla sevdiği Fahr-i Kainat Efendimizin maddesini de çok ince
mimari nakışlarla dokuyordu. Bunun için de Hz. İbrahim'e, Hz. İsmail'e çeşitli
imtihanlar vermiş onların kanallarından da nâ-mütenahi analizler yapmış, hususi
surette tercih ettiği nesli hazırlamak için benim habibimin geldiği kanalların
hepsi nurla dolsun, bizzat taa ezelden ebede kadar yollar ışıkla dolsun diye
nâ-mütanahi zarif insanları seçmiş ve onları hazırlamıştır.
Bir aşık şair der ki, Hz. Adem, Fahr-i Kainatın kendi neslinden~geleceğini
hissedince, cennetteki yasak meyveye koştu, onu yedi. Tek benim neslimden
alemlerin kendisi için yaratıldığı Hz. Muhammed (S.AV.) gelsin diye.
Mana aleminde Fahr-i Kainat Efendimizin öyle bir yeri vardır ki, tasavvur etmek
mümkün değil. O çilenin içerisinde, o yaratılış senfonilerinin içerisinde Hz.
İbrahim ayrı bir vazife aldı, onun çocukları ayrı bir vazife aldı. Zevkten,
neşeden hazdan çıldıracak kadar mutlulardı. Allah bu mutluluğa, Efendimizin
yeryüzüne intişarına ve intikalline ne kadar önem verdiğini anlatmak için Hz.
İsmail'in oğluma rüyasında özel bir mesaj ile Fahire isminde bir Arap hanımıyla
evleneceksin diye emir verdi. Fahire'yi bulabilmek için yıllarca çölde aradı.
Aslında Cenab-ı Hak isteseydi Fahire'yi en yakında bulundururdu ama taşıyacağı
emanetin kutsallığını anlatabilmek için taa kırk nesil önce nasıl
titizlendiğini, Fahire'yi bir köşeye, eşini ayrı bir köşeye koyarak bir araya
getirmek için bize gayreti ve zevki tanıtmak için yaptı bunu. Yıllarca
arattırdı ve o nesil ta ki Hz. Berre'ye gelene kadar.
Hz. Berre'nin soyu arına arına o döneme kadar geldi. Bir taraftan da Haşimi
soyundaki nizamı ve hikmetleri düzenlyerek o iki yüce insanı karşı karşıya getirip
bunları arasından Fahr-i Kainat'ın nurunu intikal ettirmek içi Cenab-ı Hak
kader çizgisini çizmiştir.
Nihayet Mekke'de Vehep isminde fevkalade zarif yapılı fevkalade cesur, cesur
olduğu kadar merhametli bir zat, yine aynı derecede kıymetli Berre isminde bir
annemizle tanışı evlendiler. İkisi birbirlerinin gözlerinin içine bakmaya
dayanamıyorlardı. O kadar mutlulardı ki, her ikisi de her türlü şerden âli
idiler. Bu çok önemlidir. O günün Mekke'sinde büyük felaket rüzgarlarından o
kadar uzaktaydı ki herkesin dikkatini çekiyorlardı.
Hz. Vehep ve Berre birbirlerine o kadar sıcaklık duyorlardı ki, adeta görüşsek
de selamlaşsak diye hasret çekelerdi. İçlerindeki manevi baskı, meydana gelecek
büyük İlâhi nurun teşekkülü cazibe gibi çekiyordu onları.
HASRETLİ BEKLEYİŞ
Hz. Berre Hz. Veheb'in birbirlerini çok sevmelerine rağmen çocukları
olmadı. Allah hazinesinden gelecek olan sır, çok intizarlar ve çok hasretle
geldiği için büyük bir ibret olarak çocukları olmadı. Berre Sultanın o sonsuz
güzelliği içerisinde nezaketi, merhameti, sabrı ve infakı çok meşhurdu. Elinde
ne varsa dağıtan, her türlü hadisat karşısında fevkalade sabırlı, Allah'a isyan
etmek şöyle dursun isyan görüntüsü vermekten korkan fevkalade zarif bir hali
vardı.
Hz. Berre Allah'a karşı o kadar nazikti ki, "BEN KÜÇÜK ÇOCUKLARI
SEVMEZSEM, ALLAH'A KARŞI AYIP EDERİM. FAKAT FAZLA SEVERSEM ACABA BANA NİYE
VERMEDİN DİYE ALLAH'A BİR SİTEM OLUR MU" diye düşünürdü. Hz. Amine
annemizi doğurana kadar rahat çocuk sevemedi. Hz. Berre Allah'a karşı olan
saygısında işte böyle bir hususiyet taşıyordu. Allah'ın kaderine karşı elbette
ki onlar gibi hassas olamayız ama hiç olmazsa sabırlı olmaya çalışmalıyız.
COŞTURAN MÜJDE
Hz. Berre ve Hz. Veheb her an Allah'ı konuşurlardı. Devamlı surette
insanlara hizmet etmek isterler, devamlı surette infak ederlerdi. Nerede kimin
ne derdi varsa mutlaka, Hz. Berre ve Hz. Veheb'in himayesini görürdü. Yıllarca
çocuk bekledikten sonra bir gün Hz. Berre müjdeledi, hamileyim dedi. Hz.
Berre'nin hamile olması ile büsbütün coştular. Hamilelik sona doğru yaklaşırken
Hz. Berre'yi bir hüzün kapladlı. Hz. Veheb "HASTAMISIN, BİR DERDİN Mİ
VAR" diye sorduğunda; "İÇİME BİR SIKINTI DÜŞTÜ , YA KIZ
DOGURURSAM" diye cevap verdi.
O zamanki Arabistan motifini düşünün. Doğacak çocuk mutlaka erkek bekleniyor.
Kızın gelmesi sanki bir süprüntü
gibi mütalaa ediliyor. Hz. Veheb: "BUNCA SOHBETİMİZ, BUNCA
GÖNÜLDAŞLIGIMIZA BEN BU SÖZÜ AYKIRI BULDUM. KIZ, ERKEK BENiM İÇiN FARK EDER Mi?
İKİSİ DE ALLAH'IN EMANETİDİR, BENDE BİR FARK OLMAYACAĞINA DAİR ALLAH'A SÖZ VERİYORUM"
dedi.
İSMİNİ SEN KOY
Hz. Amine doğduğu zaman kendisine soluk bir sesle kızınız oldu dediklerinde
"HEMEN KAZANLAR KURULSUN, BÜTÜN ARABİSTAN'A ZİYAFET VERİYORUM" dedi.
Hemen çocuğu aldı, Abdulmuttalip Hazretlerine götürdü "EY DOSTUM BUNUN
İSMİNİ SEN KOY" dedi. Kızı ile iftihar etmek, ziyafetler vermek o zamanki
Arap ananelerine göre o kadar ters bir şeydi ki" Cenab-ı Hak'kın
projektörü o anda ışık ışık Hz. Abdulmuttalip'in üzerine çevrildi. Hz.
Abdulmuttalip: "BUNUN ADI AMİNE'DİR" DEDİ VE SONRA "EY KAVMİM,
EY MEKKELİLER BEN VEHEB KADAR HAYSİYETLİ BİR ADAM DAHA GÖRMEDİM. KIZ ÇOCUĞUNUN
DOĞUMUNA ZİYAFET VERDİ. BU BİR REFORMDUR, BU ÇAG ATLAMAKTIR" dedi.
MARŞA BASMA
Hz. Amine annemiz yeryüzüne teşrif ettiği zaman kadınlar, kadınlık çağ
atladı. O zamana kadar doğunca üzüntü duyulan hatta diri diri gömülen kadınlık
sistemini Hz. Amine'nin babasının o latif, o zarif gönlü bir anda değiştirdi. O
andaki Arap kavminin ve Asr-ı Saadet çağında doğacak pek çok hanımefendinin
babaları tarafından itibar görmesini sağladı. Bu, bir marşa basma olayıydı.
Emin olun Hz. Veheb olmasaydı Asr-ı Saadette doğanlar dahil kadın hala itilip
kakılacaktı. İşte böyle çok zarif ve ince bir zat'ın kerimeleri annelerin
annesi, kainatın maddede doğurucusu (o bing bang dediğimiz teori yıldızları
doğurmuş) ama manadaki büyük sırrın, Ruh-u Muhammed'in yeryüzüne intikaline
vesile olan büyük doğum Hz. Amine'den olmuştur
BÜYÜK ŞAİR
Hz. Amine küçük yaştan itibaren hem maddi, hem manevi güzelliğiyle herkesin
dikkatini çekiyordu. Dört yaşından itibaren şiirler yazmaya başladı. Gelmiş
geçmiş en büyük şair Hz. Amine'dir. Her konuşmasını şiir şeklinde naklederdi.
Başkalarıyla kıyas etmemek için isim vermiyorum ama Hz. Amine'nin bütün
konuşmalarını toplasanız 10 ciltlik muazzam bir edebiyat hazinesi hasıl olurdu.
Bu kendisinin elinde olan bir şey değildi. Gönlündeki zerafetten diline dökülen
kelimeleri zarif çizgilere bürümek sırrına sahipti.
Hz. Amine annemiz Hz. Veheb ve Hz. Berre'nin himayesinde yaşarken o küçük
yaşlarında bütün çocuklardan farklı bir görünümdeydi. Bu farklı görünüm
güzelliğiyle beraber manasını da bir enerji gibi sarmıştı. Şöyle ki:
BAKANLAR HAYARAN OLUYORDU
Hz. Amine'nin çok güzel, çok akıllı, hali vakti yerinde biri olduğunu herkes
bilirdi. O çağda, o ara kavminde böyle bir hanımefendiyle herkes evlenmek
isterdi. Ona bakanlar hayran oluyordu ama kimse evlenme teklifi etmeye cesaret
edemiyordu. Hatta dostluk bile teklif edemiyorlardı. Çünkü Hz. Amine Allah'la
beraberdi, çok özel bir şey olmadıkça kimseyle konuşmak istemiyordu.
SEÇİLMİŞ KİŞİLER
Çok net, siyah, baktığı zaman yere düşürecek kadar güzel gözleri vardı. Yüzü,
pembe soluk bir çehrenin içerisinde melek teni denen bir rengi temsil ediyordu.
(Hz. Amine'nin teninin rengi meleklere nakşolmuştu yani melekler tenlerinin
rengini Hz. Amine'den almışlardı.) Hz. Abdullah Efendimiz de tıpkı Hz. Amine
annemiz gibi hesna-müstesna seçilmiş bir kişiydi.
VAAD NE OLDU?
Hz. Abdullah Efendimiz, Hz. Amine annemizden dört yaş büyüktü. O da bir
seçkinlik ve dekor içerisinde yeryüzüne intikal etmişti. Hz. Abdülmuttalip'in
çocukları olmadığı için "YARABBİ BANA ON TANE OĞLAN ÇOCUK VER DE SANA
BİRİNİ KURBANLAR KESEYİM" diye adak adamıştı. Çünkü Kureyş'in liderliğini
yapabilmek için kuvvetli olmak lazımdı. Bunun için de çocuğa ihtiyaç vardı. Cenab-ı
Hak Hz. Abdulmuttalip'e on tane yavru verdi. Kurban vaadini biraz ağırdan
aldılar ve Cenab-ı Hak rüyasında emretti "KURBAN VAADİN NE OLDU?"
dedi. Hemen çocuklar arasında kura çektiler Hz. Abdullah çıktı. Hz. Abdullah
Hz. İsmail gibi "BABA NİÇİN CANINI SIKIYORSUN. ALLAHIN EMRİ ŞU KÖTÜ
DÜNYADAN DAHA MI ÖNEMLİ. BANA GÖRE HİÇ BİR ŞEY FARKETMEZ. SEN ALLAHIN EMRİNE
UY" dedi. Ama ne Abdulmuttalip ne de Kureyş'in önde gelenlerinin yüreği
böyle bir şeye elvermiyordu. Bu kadar kahraman, bu kadar iyi yürekli birisinin
kurban edilmesine razı değillerdi. Herkes bir akıl veriyordu ama verilen
akıllar tutmuyordu. Allah'ın emrini geri çevirecek bir şey bulamıyorlardı.
KURRADA O ÇIKIYORDU?
İşte o sırada Hz. Veheb Hz. Abdulmuttalip' e geldi, "ÜSTADIM BUNUN
MUTLAKA BİR ÇARESİ VARDıR. BİR KAH İN KADIN VAR O BÖYLE ŞEYLERE ÇARE
BULUYORMUŞ" dedi. Hz. Veheb'in işaretiyle Hz. Abdulmuttalip kahini buldu.
Kahin kadın: "SİZDE KAVGADA BİR ADAM ÖLDÜĞÜ ZAMAN DİYET OLARAK NE
İSTERLER" diye sordu. Hz. Abdulmuttalip: "ON DEVE İSTERLER" diye
cevap verdi. Kahin: "O ZAMAN ON DEVE VE Hz. ABDULLAH'I KURAYA KOY ŞAYET
KURA DEVELERE ÇIKARSA BU ABDULLAH'IN DİYETİDİR. ŞAYET" Kurada deve
çıkmazsa her seferinde on deve artır dedi. Kurayı çektiler hep Hz. ABDULLAH
çıkıyordu. Onuncusunda kurada deve çıktı. Böylece Abdulmuttalip yüz deveyi
kurban edip etlerini insanlara ve hayvanların yemesi için orada bıraktı.
EMANETÇİLERE FATİHA
Bunları anlamadan Hz. Abdullah'ın gönlündeki hikmetleri, kerametleri anlamak
mümkün değil. Bakın hiç bilmediğimiz yeni bir veliyi tanıyoruz. Ben
okuyucularımdan rica ediyorum. Hz. Veheb ve Hz. Berre'ye üç ihlas bir fatiha
okumadan yatmayın. Bu insanlar kimin emanetçileridir? Bizi ölümden, yokluktan,
ahmaklıktan, şeytan la dans etmekten, kurtaran, kainatın kör insanının gözünü
açan yüceler yücesi Fahr-i Kainatın emanetçileridir? O yolda çile çeken
insanların ruhlarına okumayı hiç ihmal etmeyiniz.
Bu hadiseden sonra Hz. Veheb'le, Hz. Abdulmuttalip'in dostluğu daha da
sıcaklaştı. Ancak Hz. Abdullah küçük yaşta Hz. Amine'yi görmesine rağmen, ondan
sonraki yıllarda bir türlü rastlaşamadılar. Çünkü Arap geleneklerine göre
birbirleriyle dostluk yapmalarına imkan yoktu. Hz. Amine'nin bir huyu vardı.
Yürürken yere bakmazdı ama insanlara da bakmazdı.
GÖNLE SAPLANAN HANÇER
Takdir günü geldiği zaman yolda yürürken Hz. Abdullah'ı gördü. Hz.
Amine'nin gönlüne bir hançer saplanmış gibi kaldı. İlk defa gönül nazarıyla
farketti ve Hz. Abdullah Efendimize hayran oldu, şaşırdı kaldı. Çünkü Hz.
Abdullah Efendimizin güzelliği o kadar meşhurdu ki, dillere destandı. Hatta
kendisine pek çok evlenme teklifi yapılırdı. Bunu din kitapları alnındaki
nurdan dolayı koşarlardı, talip olurlardı diye yazar. Aslında güzelliği nuru
Muhammedi’den geliyordu ve çok etkiliydi.
BÜYÜK HEYECAN
Hz. Abdullah o zamana kadar hiç bir kadınla evlenme arzusu duymamış, hiç bir
kadın gönlüne hitap etmemişti. Eve döner dönmez babasına "BUGÜN BİR KIZ
GÖRDÜM, ONUNLA EVLENMEK İSTİYORUM" dedi evlerini tarif ettiği zaman
Abdumuttalip ağlamaya başladı. “O BENIM AZİZ DOSTUM VEHEB'İN Kızı, İSMİNİ
KOYDUGUM AMİNE'DİR" dedi. Hz. Abdullah ve Hz. Abdulmuttalip'in geldiğini
gören Hz. Amine annemiz yolda gördüğü gönülden sezdiği insanın Abdulmuttalip'in
oğlu olduğunu o an farketti. Acaba dünür meselesi için mi geldiler diye
heyecandan kalbi durmak üzereydi.
O zamanki Arap geleneklerine göre zifaf kadının evinde olurdu. Yani nikahtan
sonra evlilik formasyonu üç. gün süreyle kadının evinde sürerdi. Bu, genç kızın
evliliğe alışması, evliliğe uyum sağlaması ve kendisini yabancı hissetmemesi
içindi.
BÜYÜK MÜJDENİN DUYURUSU
Hz. Veheb'in evinde evliliğin ikinci gecesinde bir hadise oldu. Allah bütün
meleklere emretti. "MÜJDEYİ VERİN SEVGİLİMİ AMİNEYE İNTİKAL ETTİRDİM"
buyurdu. Ve bütün melekler kainatın her noktasında (her noktasında derken
aklınızda kısa tutmayın, bir yıldız bir güneş meselesi değil her atomun
çekirdeği dahil) "MUHAMMED İNTİKAL ETTİ" diye bağırıyorlardı. Bütün
alemler sevindi ve o andan itibaren Hz. Amine Hz. Abdullah'tan gelen acaib bir
güzelliğe büründü. Evlendiğinin ikinci günü zuhur eden bu hadise üçüncü güne
intikal ederken Hz. Veheb ve Hz. Berre kızlarındaki yepyeni çehreye baktılar,
şaşırdılar. Çizgilerde Allah Resulünün güzelliği belirmeye başlamıştı
AŞKIN ZİRVESİNDE
Böyle bir motif içerisinde Hz. Âmine annemiz bir kadının kocasıyla
anlaşmakta ve mutlu olmakta yaşadığı saadetin zirvesindeydi. Hiçbir kadın
kocasını bu kadar sevemez, hiç bir erkek karısını bu kadar sevemez. Hiçbir
kadın kocasına Hz. Âmine gibi aşık olamaz, hiç bir erkek de karısına Hz.
Abdullah gibi aşık olamaz. Bu öyle bir İlahi cereyan çakışması idi ki, adeta
hamurlaşıp tek insan oldular. Bu kadar şiddetli bir şefkat, bu kadar şiddetli
bir aşk. Ama bu aşkın mimari çatısının altında bir Nur-u Muhammedi var ki, bu
Nur-u Muhammedi başka bir sevginin motifine tahammül edemez.
EMANETİN TESLİMİ
Cenab-ı Hak evliliğin ikinci ayında, o en mükemmel, en zevkli zamanında Hz.
Abdullah'ı kervanın başında ticaret için Şam'a seyahate çıkardı ve emanetini
teslim aldı. Hz. Abdullah'ın vefatı Hz. Abdulmuttalip'e intikal ettiği zaman
yıkıldı, perişan oldu. Bunu Hz. Âmine'ye nasıl söylerdi? Bu mutluluğun sonuna
bir nokta konup her şey bitmişmiydi? Bu laf Hz. Âmine'ye nasıl söylenirdi?
Hz. Âmine bitmiş bir vaziyette, zor yürüyen bir halde geldi. "KÖTÜ BİR
HABER Mİ VAR BABA" dedi. Hz. Abdulmuttalip alıştıra alıştıra söylerken Hz.
Âmine "BENİM ALLAH'A NE KADAR SICAK OLDUĞU MU BİLSE HİÇ KORKMAZDI. BİR
HAVADİS NE KADAR KÖTÜ OLURSA OLSUN BENİM ALLAH'A OLAN SICAKLIGIMI BİLSEYDİ
KORKMADAN SÖYLERDİ" diye düşündü. Ama buna rağmen Hz. Abdullah'ın manaya intikalini
öğrendiği zaman gönlünden büyük bir darbe yemiş oldu.
EN BÜYÜK HAYRIN GELİŞİ
Çünkü çok hassas bir insandı. Çok duygusal bir yapısı vardı. Ve hayatta
kendisini anlayan, seven, delice aşık olduğu eşiyle evliliği sıradan bir
evlilik değildi. Bir anda sanki aşkı yok olmuş, gönlü cendereler arasında
eziliyormuş, etine asit dökülmüş gibi ızdırap duydu. Hz. Abdulmuttalip'i yaşlı
haliyle daha fazla üzmemek için "NE YAPALIM BABA TAKDİR BÖYLEYMİŞ"
dedi ama içinde müthiş bir yanardağ patlıyormuş gibiydi. Hemen o gece rüyasında
"SAKIN.ÜZÜLME SEN KAİNAT A EN BÜYÜK HAYIRI GETİRİYORSUN" dediler.
Sanki Abdullah, kurban olmaktan bu gaye için kurtulmuştu. Bu insanlık tarihinin
en yüce şahsiyetinin dünyaya gelmesi için Âmine ile evlenmek.
YAVRUYA İMAN VE AŞK
O sıralarda alemlerin nuru iki aylık bir vaziyette annenin rahmindeyken
Regaip dediğimiz günde Muhammedin intikal ayına rastlıyordu. Efendimiz anne
rahmine intikal eder etmez evvela Amine Annemizin gönlündeki hüznü çekti aldı.
Çünkü var olacağı dünyaya itikal edeceği bir mekanın devamı o hüznün
alınmasıyla mümkündü. O hüzünle bir hafta bile yaşayamazdı. Cenab-ı Hak'kın
takdiri saniyesi sani¬yesine işliyordu. Ruhun gönderileceği zamandan bir hafta
önce alıyor Hz. Abdullah'ı. Ki, ancak Fahr-i Kainatın ruhu geldikten sonra Hz. Amine'nin
gönlündeki o hüznü çekti aldı. Sevday-i Muhammedi'yi ilk defa buraya aşıladı.
Bu bakımdan ilk mümine Hz. Amine'dir. Çünkü karnındaki yavruya iman etti.
Karnındaki yavruya aşık oldu. Allah onun yüzü suyu hürmetine hepimize Sevda-yı
Muhammedi'yi nasip etsin.
Hz. Amine annemiz bu sır içerisinde bir taraftan beşeri sıfatıyla her an Hz.
Abdullah'a övgüler döker ve onun hatırasına şiirsel niyazlar yaparak onun
ruhunu serinletirken, bir taraftan da beşeriyetin en yücesini taşıma
mes'uliyeti içerisindeydi. Gönlü bu iki çarpışmanın arasında kalmıştı.
Gönüldeki aşkın silinmesi çok zordur. Bunu yalnız Hz. Amine başarmıştır.
Yavrusuna olan muhabbeti dolayısıyla gönlün¬deki hüznü Sevday-ı Muhammedi ile
yok etmiştir.
RÜYA SIRRI
Çünkü Hz. Amine annemizin beşeri bir nitelikten sıyrılması gerekiyordu.
Karnında Allah'ın en kıymetli sevgilisini taşıyan ve onu maddeye yansıtarak
Rasûlüllah’ı meydana getirecek bir laboratuar haline gelmişti. Onun için Hz.
Amine’nin bir erkekle birlikteliğine imkan yoktu. Onun için Cenab-ı Hak,
verdiği kaderle Hz. Abdullah'ı manaya aldı. Bundan da yarı bir incelik, zarif
bir biyolojik nezaket vardır. Efendimizi taşıyan Amine annemizin artık beşer
vasıflardan uzaklaştırılması olayıdır ki, ondan sonra da biliyorsunuz Amine
annemiz kısa süren hayatının sonuna kadar bir nevi bakirelik, maddi ayrıcalık
içerisinde yaşamıştır. Fahr-i Kainat Efendimiz anne rahmindeyken "SEN
EVRENLERE BÜYÜK BİR HAYIR GETİRİYORSUN" şeklinde verilen mesajdan sonra
hamileliğin altıncı ayında "SEN MUHAMMED'İ TAŞIYORSUN. KAİNATIN EN YÜCESİ
SENDEN DOGACAK AMA BU RÜYALARIN SIRRINI KİMSEYE AÇMA" şeklinde bir mesaj
geldi. Bütün bunlar Sevday-ı Muhammedi'nin Hz. Amine'ye intikali, Hz. Amine’nin
de bu sevdayı taşıyarak onun kanındaki hikmetlerin desteğiyle moral dopingi almasına
neden oluyordu. Çünkü insanın morali bozulduğu zaman yaktığı kan değişir.
Allah'ın buna rızası olmadığı için Muhhammed kelimesini müjdeledi. Fahr-i
Kainat Efendimizin yeryüzüne teşrifi nasıl bir olay?
NAZAR-I MUHAMMEDÎ
Efendimiz anne rahmine düştüğü gün melekler münadi oldular yani özel çağrı
sistemlerine girdiler ve bütün kainata haber verdiler.. Kainatta maddede ve
manada her şey bu anıbekliyordu. Nasıl olacak yeryüzüne teşrif? O gözler açılıp
dünyayı gördüğü zaman dünyanın yapısı değişecek, Nazar-ı Muhammedi dünyaya
değdiği an dünyanın yapısı değişecek.
GÜNEŞİN KALBİ
Fahr-i Kainat Efendimiz yeryüzüne teşrif edeceği zaman güneşin kalbi durmak
üzereydi. O anı yaşayabilmek, o ana erişebilmek için ya ömrüm yetmezse diye
büyük bir heyecan içindeydi. Ya bu ışıklardan rahatsız olursa, yahut istediği
sıcaklığı veremezsem diye müthiş bir telaş içindeydi. Bu, maddenin en basit
misalidir. Allah ondan razı olsun Süleyman Çelebi'nin çok güzel nefis bir
şekilde anlattığı gibi bütün hazırlıklar Fahr-i Kainat Efendimizin yeryüzüne
teşri¬fini sembolize edecek, evrendeki büyük ihtişam düğününü haber verecek
şekilde hazırlanmıştı.
Artık Hz. Amine'nin evinin, muhitinin etrafında bütün manevi cereyanlar
hazırlanmıştı. Atmosferin en seçkin molekülleri oraya gönderilmişti. Fahr-i
Kainata anne seçilirken nasıl büyük bir yarışma olduysa, onun soluyacağı
moleküller arasında da büyük bir yarışma vardı. Fahr-i Kainatın ciğerine
girecek o moleküller ne kutsal bir moleküldü ki, onun maddesel hayatında vazife
görecekti.
Bu kadar ince çizgilerle hazırlanmış bir haldeyken Hz. Amine'yi bir an manevi
çizgiye aldılar mekanını zaptettiler. Çünkü Fahr-i Kainat alemlere teşrif
ediyordu. Ruh aleminden madde görüntüsüyle alemlere teşrif ediyordu. Bütün
alemlerde ne varsa her şey donmuş, beklenen hadisenin muhteşem görkemli sırrını
seyretmeye hazırlanıyordu. O nasıl gelecek? Nasıl oksijen alacak? Güneş ona
nasıl vuracak? O ne yapacak?
KUTLU AN
Efendimiz, Hz. Amine'nin lisanıyla LAİLAHE İLLALLAH diyerek nur saçtı. İlk
doğduğu anda birinci sırrı . ALLAH demek, ikinci sırrı da ÜMMETİM NEREDE demek
oldu. Çok müthiş bir olay bu. Allah emretti bütün ümmetini gösterdi. İşte o
anda manevi aleme alınmasının sebebi o. Amine annemiz: "BİR ANDA NURLARIN
İÇERİSİNDE KENDİME GELDİGİM ZAMAN YALNIZ PARMAĞIYLA ALLAH DEDİĞİNİ GÖSTERDİLER
AMA BİR AN KENDİMİ KAYBETTİM" diye anlatıyor. İşte o anda bütün ümmetiyle
karşılaştırdılar. Bunu bütün doğudaki ve batıdaki inananların tanıştırılması
şeklinde anlatırlar ama gelecekteki ümmetinin tümüyle tanıştırılmıştır.
O, manevi bloka alındığında zaman düzlemini, mekan düzlemini atlamıştır. Ona
sevdayla bağlanan herkese, Efendimiz lütfetmiş, kerem etmiş nazar etmiştir. O
motif itibariyla gözünü dünyaya açtığı zaman kendisine ileride manen
bağlanacak, aşkla bağlanacak bütün ümmetini seyretmeden çocukluğa dönmemiştir.
İnşaallah bizler de kıyısından, köşesinden o sevgiden zerre almışızdır.
İSMİ MUHAMMEDDİR
Efendimiz yeryüzüne teşrif ettikleri zaman Hz. Abdulmuttalip'in önüne isim
koyması için götürüldü. Hz. Amine usulca, kimse duymadan ismi MUHAMMED'DİR,
dedi. Hz. Abdulmuttalip de bunun ismi MUHAMMED'DİR dedi. Herkes şaşırdı. O
zamana kadar Arabistan'da duyulmamış bir isimdi. Ve o zaman arıladı ki, Hz.
Amine çok esrarengiz bir mesajla ismi aldı. Yavrusunu karnında nasıl taşıdıysa,
üç ay da isiminin gizliliğini yüreğinde taşıdı.
GÖNLE YANSIMA
Bu tablo içerisinde artık Amine normal beşeri vasıfların biraz dışına sıçramış
oldu. Bir veli kelimesi kullanmak lazım gelirse, artık tam bir velayetin,
mucizenin temsilcisi oldu. Artık Hz. Amine’nin yapacağı işler, ondan zuhur
edecek kelimeler normal düzeyden, beşeri sıfatlardan çıktı. Çünkü Fahr-i Kainat
Efendimizin nazarlarında eridi. Doğan çocuğun o manevi perdenin altından madde
dünyasına getirildiği zaman onu ilk sezen, onu çok yakın bir muhabbetle
yakalayabilen sırra sahipti. Ceryan-ı Muhammedi bu kez tamamen Hz. Amine'nin
gönlüne yansımış oldu. Bunu nasıl anlıyoruz?
HASRETE RIZA
Bakın, bir anne düşünün ki, yavrusu karnında iki aylıkken sevdalısı bu dünyadan
ayrılmış. Bütün gücünü -toplamış yavrusunu doğurmuş ama aynı yıl Cenab-ı
Hak'kın bir cilvesi Mekke'de aşın sıcak çıkmış. Bundan kurtulması için Mekke'yi
terketmesi lazım. Buna Hz. Amine'nin yüreği nasıl dayanır? Hz. Abdullah'ı
kaybetmekten yüreği paramparça olmuş. Hasretle beklediği yavrusu gelmiş ama
şimdi de Allah diyor ki, "BU İKLİM UYGUN DEGİLDİR, BURADA OLMAZ. VER
BAKALIM YAVRUNU BİR SÜT ANNEYE" Bir an tereddüt etmedi. Yavrusunu Hz.
Halime'ye teslim ettikten sonra iki yıl hasret duydu. Yepyeni bir aşkla yepyeni
bir niyaza büründüğü halde iki yıl hasretle yaşadı. Size daha enteresanını
söyleyeyim. İki yıl sonra Hz. Halime, Hz. Abdulmuttalip'e gelip: ACAİP BİR
ŞEYLER OLUYOR, YÜRÜRKEN TEPESİNDE BİR BULUT GEZİYOR. BEN KORKUYORUM. BU BENİM
KALDIRAMAYACAĞIM BİR YÜK" dediğinde, Hz. Abdulmuttalip, Hz. Amine'ye
gelip: "MÜJDELER OLSUN, DAVULLAR ÇALSIN İŞTE YA VRUNA KAVUŞTUN" dedi.
Bunun üzerine Hz. Amine annemiz "HAYIR. EGER ONUN SAĞLlĞI İÇİN GEREKLİYSE
İKİ SENE DEGİL İKİYÜZ SENE HASRET ÇEKMEYE RAZIYIM. ÇÜNKÜ O ALEMLERİN SIRRINI TAŞIMAKTADIR.
ANALIK HASRETİ FEDA OLSUN. BENİM GÖNLÜM PARÇA PARÇA OLSUN AMA MUHAMMEDİMİN
ÜSTÜNE BİR TEK GÖLGE DÜŞMESİN" diye cevap verdi
ÇOCUĞA ZARAR
Böyle müthiş bir teslimiyetle Allah'a teslim olabilmek ancak Nazar-ı
Muhammedi ile büyük bir velayet makamına intikalle mümkün olunur. Yani hiç bir
annenin, hele Hz. Amine gibi şair ruhlu bir annenin, gönlü pınar gibi devamlı
surette akan bir annenin böyle yakıcı bir hasrete dayanması düşünülemez. Hz.
Halime "ACABA BU GÖRÜNTÜLER SİHİR ZANNEDİLİR DE ÇOCUGA BİR ZARAR GELİR
Mİ" diye sorduğunda Hz. Amine annemiz "KORKMA ONLARIN HEPSİ SİHİR
DEGİL RAHMETTİR. SENİN GÖRDÜGÜN ŞEYLER CİN DE ŞEYTAN DA OLAMAZ. ANCAK
MELEK¬LERİN HİMA YESİ OLUR dedi.
Hz. Amine bu hasretin akıl almaz dayanılmaz sıkıntılarına, gönlünde yanan
Muhammedi ateşle dayanmayı başardı. Hz. Amine annemiz "SEVDA ODUR Kİ
UGRUNA HER şEYİ FEDA EDECEKSİNİZ" diyor. Çünkü o eşini feda etmiş, annelik
hasretini feda etmiş, çocuğunu görmeyi feda etmiş. Bunları hep Sevday-ı
Muhammedi uğruna yapmış. Tek o yaşasın, tek o ışık yansın diye.
AŞKA DAİR SÖZLER
Aşka dair söylenen sözlerin pek çokları Hz. Amine'nin şiirlerinden gelmiştir.
Mesela Türkçeye bile intikal eden "TEK .ŞEN MUTLU OL DA BEN YANAYIM"
gibi sözler. Hz. Amine'nin şiirlerinden gelmiştir. "SEN SAGLIKLI OL DA BEN
HASRETİMDEN YANAYIM YA MUHAMMED" diyor. Hz. Amine'nin Sevday-ı
Muhammedinin ışığı altında sürdürdüğü hüzün dolu hayatına, bu kadar üzüntü
altında ezilmesine Cenab-ı Hak daha fazla dayanamadı ve emanetini aldı.
DÜNYANIN DEGİŞİMİ
Hz. Amine Medine'ye akrabalarının yanına gitti. Yolda geri dönerken dünyasını
değiştirdi. O zamanlar Efendimizi sadece Abdulmuttalip biliyordu. O dönemde
yaşayan bazı kahinleşmiş şairler de bunu müjdeliyordu. O dönemde Hz. Amine
annemiz muhteşem bir şiir söyledi. Bu şiir çok meşhurdur.
Her doğan ölecek, her yeni eskiyecek
Her açan çiçek solacak, bütün zahirde
Var olan şeylerin hepsi Allah'a dönecek
Ben de öleceğim ama ben ebediyen kalacağım
Çünkü Kainatın gözlerini açacak nur'u
Doğurmak şerefeni verdi Allah bana
İnanınız ki insanların yaşaması, insanların Allah'a gidebilmesi için açılan bu
caddenin tek sahibi Muhammed'dir. Benim namında ebedileşecektir . Yoksa bir
varlık olarak ben de diğer varlıklar gibi ecele muhkumum diye sözlerini
bitirdi. Bu şiirin hemen arkasından dudağındaki son kelime "BEN MUHAMMEDİ
BIRAKTIM" anlamına gelen MUHAMMED kelimesi oldu. Amine annemizin
dudaklarındaki son kelime Kelime-i şahadetin çok müthiş bir yansımasıdır.
Allah kimi isterse onunladır. Hz. Amine'ye büyük bir ziyafet vermiştir. Fahr-i
Kainat Efendimize anne olma şerefine ermiştir. Onun dudağını MUHAMMED
kelimesiyle kapatırken, cennetteki ebedi noktadaki en güzel zirveye götürme
sırrı ile kapatmıştır.
Her yetim yeryüzüne ışık saçmak üzere o çetin yolculuğu tek başına yapmıştır.
Mekke'ye dönünce Sırr-ı İlahi onu himayesine almış anne ve babadan tecrit
edilmiştir. Allah "SEVGİLİMİ BEN KENDİM YETİŞTİRECEGİM" demiştir. O
sevgi Fahr-i Kainatı Abdulmuttalip'e, Ebu Talip'e himaye ettirmiştir
Cenabı Allah, Hz. Muhammedi ileride cihanşümul bir aileye reis olması için,
ailesinden koparıp terbiyesini bizzat ürerine almak istemiştir. Kur'an-ı Kerim
bunu: "O, bir yetim olduğunu bilip, seni barındırmadı mı?" (Duha
Suresi, 6) şeklinde ifade eder. Hz. Peygamber de "Beni Rabbim terbiye
etti, ne güzel terbiye etti." diye buyurarak aynı gerçeği dile getirir.
Hz. Amine annemizi anlarken bir şeyi daha anlayacağız ki . biz Efendimiz
hakkında yarım yamalak bir şeyler biliyoruz. Efendimiz hakkında yarım yamalak
bir sevgiye sahibiz. Onu anlamakta acz içindeyiz.
ALEMLERE TANITIM
Hz. Amine gördü ki, Fahr-i Kainat daha doğduğu gün bütün alemlere
tanıtıldı. Bütün maddi manevi varlıklara ışık tuttuğunu seyretti. Çünkü
Efendimizin ilk yirmidört saatinin içerisinde intikal etmediği evren zerresi
yoktu. Bir başka miraç yaşadı. Efendimiz manadan gelip madde miracı yaşadı. Bu
çok müthiş bir olaydı Hz. Amine annemiz bu olayın içerisinde bulundu.
Hz. Amine annemiz gönlündeki hüzünler, yorgunluklar, tahammül edilmez dünya
hadiselerinin karşısında yavrusunun sırrıyla bizlere bir mesaj bıraktı. Hayatta
neyle karşılaşırsanız karş1laşın, ne kadar zorda olursanız olun hiç bir şey Hz.
Amine'nin hüznünü temsil edemez. "BÖYLE BİR HÜZNE RAÇ$MEN BEN BİR NOKTA
OLSUN CENAB-I HAK'TAN GAFİL KALMADIM. ALLAH BANA BİR ŞAİR GÖNLÜ VERDİĞİ İÇİN
ÇOK MUTLUYUM. ÇOK İNCE GERGEFTE İŞLENMİŞ BENİM GÖNLÜM. BU GÖNLÜLLE FAHR-İ
KAİNAT HATIRI İÇİN HER ŞEYE GÜZEL BAKMASINI BİLİRİM. EGER SİZ HAKİKATEN BENİM
NAZLI YAVRUMU ANLAMAK İSTİYORSANIZ ONUN SEVDASI GÖNLÜNÜZDEYKEN HİÇ BİR ŞEYE
ELEM DUYMAYIN, HÜZÜN DUYMAYIN. BİLİNİZ Kİ FAHR-İ KAİNAT VAR, MUHAMMED VAR. HİÇ
BİR ŞEYE HÜZÜN,. YOK. VARSIN KAFİRLER PATLASIN, ÇATLASIN, MÜSLÜMANLARLA ALAY
ETMEYE KALKSIN . VARSIN İSLAMİYET YAŞAMAZ BİZ ONU DÜNYANIN HER TARAFINDA
BOĞARIZ DİYE NARALAR ATSIN, AĞZINDAN KÖPÜKLER SAÇSIN. AMA HZ. MUHAMMED'İ
UNUTMAYIN. HİÇ BİR ŞEY FAHR-İ KAİNATIN SIRRINI YENEMEZ O SIR MUTLAKA VAR
OLACAKTIR, O IŞIK MUTLAKA YANACAKTIR VE ALEMLERİ AYDINLATMA YA DEVAM EDECEKTİR.
EGER SİZ GÖNLÜNÜZDE FAHR-İ KAİNA T SIRRINI BULABİLİRSENİZ İŞTE O ZAMAN
GÖNLÜNÜZÜN MEKKESİNİ FETHEDERSİNİZ PUTLARI YIKARSINIZ. BAŞKALARININ HAZİN
HALİNE BAKARAK SİZE ŞER VERECEKLERİNDEN KORKMAYIN. BUNLARIN HEPSİ GÖLGEDİR.
FAHR-İ KAİNAT GÖNÜLLERDE YAŞADIGI MÜDDETÇE HİÇ KİMSE BU SALTANAT-I İLAHİYE
GÖLGE DÜŞÜREMEZ." demek istemektedir.
Hamd-ü senalar olsun ki İstanbulumuz Fahr-i Kainat Efendimizin meth-ü senası
dolayısıyla çok özel bir mevkiye sahip olmuş ve yine Efendimizin bir özel sırrı
bu memlekette İslam annelerinin anılmasına fırsat vermiştir. Ne ben konuşmacı
olarak, ne de sizler dinleyici olarak nede kendimizi bir iş yapıyoruz sanmayız.
Allah müsaade etmiştir.
Allah Hz. Amine'ye cennette öyle bir makam, mana aleminde öyle bir mevki vermiş
ki bizim konuşmamız boş. Allah mü'minleri sevdiği anda onları tanıtıyor, Allah
mü'minleri sevdiği an bu ışıktan nasiplendiriyor.
En hüzünlü zamanlarınızda Hz. Amine annemizin sırrını gönüllerinizde yaşatın.
Bu şehr-i İstanbul'u Allah'ın izniyle . Fahr-i Kainatın o güzel nazarlarıyla
seyrettiği İstanbul haline getirin. Bu gönüllerdeki coşkuya bağlıdır. Bu
coşkuyu Allah, bu milletten almasın. Bu coşkuyu bu gönüllerden almak
isteyenleri Allah kahretsin.
Hz. Amine annemizin ruhuna EL- FATİHA
ONK. DR. HALUK NURBAKİ